8 Eylül 2011 Perşembe

yenge. 4 yıllık sevgilime bugün kullanmak zorunda kaldığım kelime... 4 yılın ardından, o kadar yaşanmışlığın, emeğin, paylaşılmışlığın ardından 16 ağustos 2011 de ayrıldığım ve 20 ağustos 2011 tarihinden beri yıllardır yediğim içtiğim ayrı gitmeyen canım, kanım arkadaşım dediğim, kardeşim dediğim insanla! çıkıyor olmasından dolayı, bugün telefonda söylemek zorunda kaldığım kelime. yenge. ne acı değil mi?

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Çok ara verdim ve adrian, ilkokul sıralarında kendine eziyet ettiği yıllarda hapsoldu kaldı. devam etmek istiyorum kaldığım yerden, kaldığım satırlardan. evet, ilkokulda, binanın 3. katında, o çiviye kafayı vurarak geçen yılların ardından ilkokul bitti. acıya o kadar alışmıştım ki, duş aldığım su yüzünden kafa derim haşlanıp soyulsa da, hissetmiyordum ya da kışın ortasında şortla gezerken terleyebiliyordum. bu sıralarda hayatımda büyük bir değişiklik oldu ve kendimi bir uçakta buldum, yolculuk, sundsvallen - isveç'e. 'Välkommen till Sverige' gözümü açtığımda duyduğum ilk söz. yanımda annem, kardeşim, babam. ne olduğunu anlamaya çalışıyordum önceleri, insanlar garip, konuştuklarını anlamıyorsun falan, ilginçti. Bir eve yerleştik, arkamızda 'mittuniversitetet' denen üniversitenin kampüsü, koca bir köprü, karşıdaysa ormanlık bir alan, evler. hepsi beyaz evler. sonra artık orada yaşayacağımızı, benim de orada okuyacaımı söyledi annem. sundsvallen da bir okulda, orta öğretimde.. 'högstadiet' dedikleri şey yani. orada eğitimde bir garipti. 'Bergsåkers skola', gideceğim okulun adı. farklı bir milletten olduğum için isveçli çocuklarla aynı sıralarda oturamıyordum. benim gibi farklı ülkelerden gelen tüm çocukları bir sınıfta toplamışlardı ve öyle ırkçı bir eğitim veriyorlardı. 'god dag' her sabah duyduğum ve artık bıkkınlık gelen söz. iyi günler demek. insanlar hep güleryüzlü, neşeliydi fakat konuşmaları çok kabaydı, öğrenene kadar o telaffuzları çözene kadar anam ağladı diyebilirim. böyle böyle giderken okul, ben gelmiştim 14'üme, alışmıştım oralara hatta bir sürü arkadaş, çevre de edinmiştim, müziğe olan yönelimim bu sıralarda başladı. anneme yalvararak babamı ikna ettim bana bir bateri setup'ı alması için, ebba grön konserinden döndüğüm gece. ilk baterime o günü izleyen hafta kavuştum. heyecanlıydım deli gibi çalmaya çalışıyor, herkesin kafasını şişiriyordum ve bu yüzden evin bahçesindeki kulübeye taşımıştı babam. 'burada çalacaksın' diyerek. işime gelmedi değil, yemeğimi bile orada yiyor hatta orada uyuyordum. Adrian bu dönemlerde uyuyordu, içimdeki ben, derin uykudaydı. ne vücudumda yeni izler ne acı veren başka birşey, sadece saatlerce baget tutmaktan su toplayan ellerim vardı. ortaokul bitmişti ve ben yaşıtlarıma göre baya bi yıl kaybım olduğundan dolayı 15 yaşındaydım, onlar ise 13. bir kız arkadaşım bile vardı orada. Alice adında. birlikte dolaşır, vakit geçirir, arkadaşlarla konserlere gider, içer, eğlenirdik. evet içerdik. 13 yaşımda babam içirmişti bana ilk içkimi. buz gibi bir bira, annemden gizli. ondan sonra bırakmadım içmeyi zaten. orada çocuklar biraz erken büyüyor. 12-13 yaşında içkiye, 15-16 yaşında sevişmeye başlıyorlar. ben de böyle biriydim. sürekli içer, alice ile hafif cinsel içerikli oyunlar oynar, eğlenir, baterimi çalar yaşardım. 7 ay olmuştu Alice ile birlikte olalı. o kötü haber kulağıma çalınalı. Türkiye'ye geri dönüş haberi. temelli. İstanbula. O an için başıma gelebilecek en kötü şey bu diyordum. bilemeden bi kaç gün sonra olacakları. Çok agresiftim ve etrafıma, kendime zarar vermeye yeniden başlamıştım. arkadaşlarımla büyük kavgalar ediyor, Alice'e bile kötü davranıyor, onu sürekli ağlatıyordum.



21 Ağustos 2011 Pazar

Tam 6 tane. giderken bende bıraktığın izler. 1 tane alnımın ortasında, bir tane dudağımda, bir tane ensemde, bir tane kolumda, bir tane tam kalbimin üstünde, bir tane de penisimin üstünde. 6 tane iz. hiç silinmeyecek. aldatmanın bedeli. aldatmanın izleri.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

I had a dream

Düştüm, düş'tüm... Gözden de, dilden de düştüm. Uzun zaman oldu bir şeyler karalamayalı, şimdi bakıyorum da, karalamışım aslında, bembeyaz kağıtları değil ama kendimi, hayatımı karalamışım, ucu erimiş, artık eskisinden daha kalın yazan kurşun kalemlerle karalamışım neyim var neyim yoksa... Bir resim çizmişim, bitmemiş, karalamışım üzerini. Sonra kalbime bir isim yazmışım, son harfin bittiği noktada kalemimin kontrolünü yitirmişim, önce refüjlere çarpmış, oradan o isime çarpmışım, bilançoda ölen ya da yaralanan yok, karalanan bir isim var sadece. Gözlerimi karalamışım, rengini sevmezdim, gördüklerini de öyle. Ellerimi karalamışım, bir yabancıya dokundukça yanmış, acı çekmiş ellerimi. Bacaklarımı, ayaklarımı da karalamışım, hiç doğru yere gitmediler diye.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Gitmek, en acısı bu... daha önce bir kez bile kokunun karısmadığı havası, ayaklarının basmadığı sokakları olan ve sana hayat vermemis suları olan bir sehre... oysa bu sehir öyle güzel ki, esen her rüzgar, kokunu tasır doldurur ciğerlerime her aldığım nefesle... yürüdüğüm her sokakta ayak izlerini takip ederim delice bir heyecanla... bu sehrin yağmur suları bile, damla damla dudaklarından geçip hayat verir bana... topu topu 3 hafta gidiyorum, 3 koca asır gibi geçecek sensiz. ben özle, beni çok özle çünkü benim yapabildiğim tek sey bu...

13 Haziran 2010 Pazar

Adrian Hayat'ta.

Bileklerimdeki izlere yenisi eklenmedi, tam 1 yıldır hemde, düşüne biliyor musun? tünelleri de büyütmedim, kulaklarımı yırtmadım henüz. içip içip taksimin göbeğinde gece yarısı dayakta yemedim. hatta taksimde sabahlamadım bile... veee, canım artık çok tatlı... bir yumruk bile saatlerce acıdan kıvrandırıyor beni. ama artık RÜYA'dan uyanma vakti geldi sanıyorum, içip içip kaybolmak istiyorum bir başkasının derinliklerinde. yeni izler, yeni yaralar, yeni günler istiyorum acısız tekrar, değil bir yumruğun, sıkılan kurşunun dahi kendini hissettirmediği günlerime dönüyor olduğumun sinyalleri yanıyor kafamda. tekrar kapıyı vurup çıkmalı ve kendime uyguladığım işkence dolu hayata, bu bok çukuruna dönmeliyim, çekilen damarlarıma istediklerini vermeli, kanımda sebestçe dolaşan zehirle özlem gidermeli, sevişmeliyim. hoş geldin adrian, şeytan, cübbesini kaldırdı ve şehvet dolu bakışlarıyla uzattı dudaklarını yeniden, al tadını.

11 Mayıs 2010 Salı

Har vurulup harman savrulmus bir yürek, hoyratça kullanılıp atılmıs bir beden ve hayatın kendisinin dahi artık hor gördüğü bir yaratığa dönüsen zavallı. Tanrı Osiris'in teknesine alıp, yerin 7 kat altında, en karanlık sulara demir atıp teknesini emanet ettiği, adeta kaçtığı bir zihin. Seytan her gece cübbesini kaldırıp dokunur dudaklarıma dudaklarıyla... yetmez, anlatmaya.